Dil ve Sanat

alfabe

DİL VE SANAT

“ışık yetkin bir hıza sahip olmasının yanında yetkin bir doğa diline de sahiptir. “

Cismin rengi olarak bildiğimiz ve o cismi diğer cisimlerden gözle görülür bir şekilde farklı kılan renk niteliği, cismin “kendisine ait sabit ve her zaman var olan bir nitelik olmayıp o cis­min üzerine düşen ışıktan yansıyan kısmının, görme duyumuzda yarattığı etkidir.

Bu etkilerin çeşitliliği de değişik renk adlarının ortaya çıkmasına yol açar. Görme duyu­muzda meydana gelen bu etkilerden her birine bir renk adı vermeye çalışsak; binlerce etkiye binlerce renk adı bulmamız gerekecek. Bu da hem insan hafızası açısından hem de kullanılan dil açısından geçerli bir yöntem değildir. Bu yüzden görme duyumuzda meydana gelen her etkiye bir renk adı vermekten ziyade, benzer etkileri yapan “etki grupları” na bir renk adı veri­riz. Örneğin “kırmızı” renk adı sadece bir etkiye karşılık değil, benzer etkilerden oluşmuş bir “etki grubu” na karşılık gelir

Görme duyumuzda benzer etkiler yaratmış olan “kırmızı” adlı “etki grubu” ndan, hangi etki etkide bulunursa bulunsun, biz kırmızı rengini anlarız Kırmızının değişik tonlarının bulunma­sı bu etki grubundaki etki çeşitliliğinden kaynaklanır. Bir insan kırmızı dediğinde, biz daha önce görme duyumuzda bir etki meydana getirmiş olan “kırmızı” adlı etki grubundan herhan­gi bir etkiyi anımsayarak o insanın anlatmak istediği rengi beynimizde canlandırırız. Tabi burada onun anlatmak istediği ile bizim anladığımız kırmızıların renk tonları birbirinden fark­lıdır. Açık kırmızı, koyu kırmızı, nar çiçeği kırmızısı, kan kırmızısı, gelincik kırmızısı v.b. kavramların kullanılması bu sorunu hafifletse de tam olarak çözmez.

Kırmızıyı hiç görmemiş doğuştan kör birine kırmızı rengini anlatmamız mümkün değildir. Çünkü onun görme duyusu devre dışı kaldığından daha önce kırmızı adlı etki grubundan hiç etkilenmemiştir, beyninde tasarlayabileceği hiç bir etki yoktur.

Kırmızı rengi herkes için aynı anlama gelmez, herkes daha önce gördüğü kadar kırmızıyı tanır.

“Anlamak aslında anımsamaktır”

Dilin duygu olan ilişkisi, ışığın cisim ile olan ilişkisine benzer. Işık içeriğindeki renklerle cisimlerden yansımasını gerçekleştirerek onlari algılamamıza yardımcı olurken, dil de içeri­sindeki kelimelerle duygu ve hislerden yansımasını gerçekleştirerek onları tanımamıza yar­dımcı olur. Üzerine ışık düşmeyen veya üzerine düşen ışığı yansıtmayan cisimler karanlıkta kaldığı gibi kelimelerde yansımasını bulmayan duygu ve hisler de karanlıkta kalırlar.

Işık yetkin bir dil özelliği taşırken yani içeriğinde bütün renk ve renk tonlarını barındırırken, dil içerisinde bütün duygu ve hisleri barındırmaz. Uzaya ilk çıkan ve aya ilk ayak basan ast­ronotun hissettiği duygular daha önce yaşanılmadığı için isimlendirilmemiştir. Bunun gibi insanın hissettiği ama kelimelerde yansımasını bulmayan binlerce duygu vardır. Bu yüzden

İnsanlar arası iletişimde özellikle de duygular söz konusu olduğunda dilin yetersizliği ile kar­şılaşırız. Dilin bu yetersizliğinin giderilmesi bir yana, bu yetersizliği içinden çıkılmaz hale getiren başka bir özellik taşır insan. Bu özellik; insanlarda aynı isme karşılık gelen duyguların içerik bakımından birbirinden farklı olmasıdır Bu özellik, kişinin yaşadığı coğrafyanın, siyasi ve politik ortamın, yetiştirilme tarzının, toplum içinde sahip olduğu mevkiinin, hayata bakış açı­sının, yaşının, cinsiyetinin, ekonomik koşullarının farklılığından kaynaklanır. Bu farklılık, zengin ve fakir olan iki insanın “pahalılık” kavramları arasındaki fark gibidir.

“Şu anda çok mutluyum” diyen birini anlamaya çalışırken, daha önce çok mutlu olduğumuz bir anki ruh halimizi anımsar, onu bu çerçevede anlarız. İnsanları anlamaya çalışırken aslında anladığımız kendi durumumuzdur. İnsanın herhangi bir andaki duyguları, sadece o anla ilgili değil bütün geçmiş yaşamıyla ilgilidir. Bu günkü mutluluğumun dünün üzüntüsüyle, öfkesiy­le, pişmanlıklarıyla, bunalımlarıyla vb. her şeyiyle ilişkisi vardır. Bir duyguya yüklediğimiz anlam, geçmişte yaşadığımız duygularla doğrudan ilişkili olduğundan, herhangi bir duyguya farklı insanlar geçmiş hayatlarının farklılığından dolayı farklı anlamlar yüklerler Durum böyle olunca mutluluk duygusunun hem kişiden kişiye değişen hem de kişinin kendi içerisin­de bile değişiklik gösteren binlerce tonu meydana gelir. Böylece mutluluk adlı bir tek duygu yerine, “mutluluk” adlı “duygu grubu”ndan bahsedilebilir. Mutlu olan insan bu “duygu gru­bumdan herhangi bir duyguyu yaşıyordur ve bu duygunun tonu ona özeldir. Kısacası hiç kim­se iki kişinin aynı duyguları yaşayıp yaşamadığını bilemez.

Kendi yaşadığımız mutluluğun tonunu kelimelere yansıtmak zordur, muhatabımızın duygu tonumuzu var olduğu gibi anlaması daha da zordur. Bu zorluğu aşılmaz kılan asıl özellik insanın.herhangi bir andaki ruh durumunu sadece bir duyguyla belirtememesidir. Her an yüzler­ce duygu bir arada yaşanılır, fakat ruh halimizi bu yüzlerce duygudan en belirgin olanıyla daha doğrusu diğerlerine en baskın çıkan duyguyla ifade ederiz. Mutlu olduğumuzda, mutlu­luk duygumuz diğer duygulara baskın çıkar ama o duyguları yok etmez. Onlarla kendisinin baskın olduğu bir tablo oluşturur.
Sadece bir duygunun bile anlatılması zor iken, bu duygular tablosunu anlatmak daha da zorlaşır. Tabloda hangi duygunun hangi tonda olduğunu anlatacak bir dil olmadığı gibi anla­tılmaya çalışılsa da olduğu gibi anlaşılamayacağı kesindir.
Dilin insanlar arası iletişimde yetersiz kaldığını gösterecek birçok örnek vardır, bir gencin yaşlılık psikolojisini, bir erkeğin doğum psikolojisini, yüzmeyi bilen birinin yüzmeyi bilme­yen birinin denize düşerken yaşadığı duyguları, hayatında hiç portakal yememiş birinin porta­kal tadını bilmesi mümkün değildir. Çünkü anlamak aslında anımsamaktır.

“Sanat, güzeli anlatmak değil güzel anlatmaktır.”

İşte dilin yetersiz kaldığı bu alanda, sözlüğü ve kesin kuralları olmayan farklı bir dil ortaya çıkmıştır; sanat dili. Sanatın doğuşu, dilin yetersizliğinden ve duyguların dilde anlatımını bulmayan derinliğinden ve çeşitliliğinden kaynaklanır.

Sanat iletişiminde araç sanat eseridir. Sanat eseri de nesnel bir şeydir. Sanat dilinde anlatıl­mak istenen ise soyuttur. Somut bir şey anlatılmak istense bile, o somut şeyin herkes tarafından görülmeyen, hissedilmeyen yada anlaşılmayan soyut yönü anlatılır. Tamamıyla somut şeylerin sanat yoluyla anlatılmasına gerek yoktur ve sanatın var oluş nedenine aykırıdır. Sanat olayı sanatçı açısından bu soyut durumların estetik kaygı taşınarak somutlaştırılması olayıdır. Sanat iletişiminin diğer yarısı ise sanat okuyucusunun bu somut ve nesnel olan eseri soyutlaştırması yani öznelleştirmesidir. Bu öznelleştirme, kişiselleştirme imgeler yoluyla gerçekleşir. Sanatçı sanat eserinde yarattığı öğelerle insan imgelemine seslenir ve okuyucunun bu imgeler yoluyla esere kendi hayatının da anlamını vermesini sağlar. Böylece sanat eseri kendi içerisinde sonsuz bir genişliği barındırır. Her okuyan ona kendi hayatının anlamını ve­rir. Sanatçı sanat eserine yerleştirdiği öğeleri birbirine bağlarken bu öğelerin yaratacağı im­geleri de birbirine bağlamış olur Dolayısıyla sanatçı, yaşadığı duygu, düşünce ve hisleri sanat okuyucusuna anlatmak yerine imgeler yoluyla onu belli bir ruh haline, bu duygu, düşünce ve hisleri yaşayabileceği bir ruh haline sokmak ister.

Bir örnek verelim

Seviyorum seni
ekmeği tuza banıp yer gibi
geceleyin ateşler içinde uyanarak
ağzımı musluğa dayayıp su içer gibi.

Görüldüğü gibi ekmeği tuza banıp yemek, gece ateşler içinde uyanmak ve gidip su içmek nesnel şeylerdir. Ama “seni seviyorum” da ki ben ve sen öznel şeylerden biri tuz, diğeri su gibi nesnel şeylerle ifade edildiğinde güçlü bir anlatım özelliği kazandırılmış oluyor. Ve bu anla­tım herkeste farklı çağrışımlarda dolayısıyla farklı etkilerde bulunacaktır.

Sanatçı kendi duygu ve hislerini nesnelleştirerek sanat okuyucusuna aktarırken sanat okuyu­cusu bu nesnelliği öznelleştirerek bir haz alır. Yani sanatçı kendisini güçlü ve güzel bir şekil de anlatmaya çalışırken sanat okuyucusu da kendisini güçlü ve güzel bir şekilde anlama yolu­na giderek bu eserden bir haz alır. Sanat okuyucusu bir eserde kendisini bulabildiği miktarda sanatçıya da yaklaşır ve onu anlamaya başlar. Bir örnek daha vermek konuyu daha da açıklığa kavuşturacaktır.
“Hırsla çakarım kibriti
ilk nefeste yarılanır cigaram
bir duman alırım, dolu bir duman
kendimi öldüresiye
biliyorum sen de mi? Diyeceksin ama
akşam erken iner mapusaneye”

Yukarıdaki şiir mısralarında anlatılan eylem yani mahpushanede akşam olması, sigaranın yakılması ve derin bir nefes alınması nesnel bir durumdur. Ama bu nesnel durumun yol açtığı veya bu nesnel durumu yaratan ruh hali bambaşka bir derinliğe sahiptir. Sanatçı ruh halini yani öznelliğini nesnelleştirmiş, sanat eseri haline getirmiştir. Bu eserde sanatçı yaşadığı duy­guların hiç birinin ismini söylememiş, isimlendirmemiştir Belki yüzlerce duyguyu bir arada yaşıyordur ama tek birini bile isimlendirme gereksinimi duymamıştır. Doğrudan sanat okuyu­cusunun imgelemine seslenip imgeler yaratarak onu yaşadığı ruh haline sokmak istemiştir. Sanat okuyucusu, bu mısralara kendi hayatının anlamını verir. Böylece öznelden nesnele dö­nüşen eseri tekrar öznelleştirerek bir haz alma yoluna gider. Tabii bu hazin güçlülüğü nesneli ne kadar öznelleştirdiğine, kendisini bu eserde ne kadar bulduğuna bağlıdır. Nesnel durumlar ne kadar benzerse öznel durumlar da birbirine o kadar yaklaşır. Yukarıdaki mısralar Sigara içen birine sigara içmeyen birinden, ya da hapiste olup sigara içen birine, hapiste olmayıp sigara içen birinden daha çok seslenir.

Her anlatımın bir amacı olduğu gibi kendisi de bir anlatım olan sanatın da bir hedefi vardır. Sanatçının, kendi ruh halini, hislerini, düşüncelerini bir nesneye yansıtma isteği bir şeyleri değiştirme, dönüştürme amaçlıdır. Eğer eserini sanat okuyucularına sunuyorsa onlarda bir etki yaratma amacını taşır. Tabii bu etki bazen çok yüzeysel bir özellik taşıdığı gibi bazen de insa­nı derinliğine sarsan, onu bir değişim sürecine sokan bir özellik taşır. Bu etkinin yüzeysel veya derin bir etki olması, sanatçının güçlü anlatımının bir sonucu olmasının yanında sanat okuyucusu ile sanatçı arasındaki yaşama ve düşünme benzerliğine de doğrudan bağlıdır. Bu yüzden sanat eseri, sanatçının sanat okuyucusuna gönderdiği bir mektup gibidir. Bu mektup sanat okuyucusunda ne kadar derin bir etki yaparsa, o derece amacına ulaşmıştır. Eğer bu mektup herhangi bir sanat okuyucusunda bir etki yaratmamışsa amacına ulaşmadığı gibi o sanat okuyucusu için de hiçbir sanatsal anlam ifade etmez.

Sanatçı kendi öznelliğini ne kadar genelleştirirse, hitap edeceği birey sayısı o kadar çoğalır ama sanat eserinin meydana getireceği etki de o kadar yüzeyselleşir. Bir romandaki kahrama­nın kişiliği bize veya etkilendiğimiz insanlara ne kadar benziyorsa, bir şiirin bizde uyandırdığı imge ne kadar bize özelse, bir müzik ezgisi bizde ne kadar görüntü, duygu ve düşünce canlandırıyorsa biz ondan o derece etkileniriz. Bir sanat eserinin yaratacağı etki bireyden bireye na­sıl değişiyorsa bireyin ruh haline göre de o kadar değişiklik gösterir.

İnsan diğer canlılardan farklı olarak bir anlam arayışı içindedir. Kendi varoluş sebebini me­rak eder. Tarihin hiçbir döneminde bu merakını bırakmamıştır. Genel anlamda bu merak, bu arayış herkeste vardır ama bireyden bireye de birçok farklılık gösterir. Bu anlam arayışında kişinin kafasında bir-çok soru vardır ve yaşadığı süre içerisinde bu sorulara bir cevap arayışındadır. Birey kendi varlığına bir anlam verecek olan her şeyden mutluluk duyar. Birey bu arayışında kendisini tanımak ve kendisine benzeyenlerle birlikte bir arayışa katılmak için kendisini tanıtmak ister. Bu isteği güçlü olanlar, anlama ve anlatma arayışlarından dolayı belli bir düşünme, anlama ve anlatma yeteneğine ulaşırlar. Sanatçı bu yetenekleri güzel bir şekilde eserine aktaran bireydir. Bu yetenekleri taşımayan bir birey sanatçı olamaz. Düşünme ve an­lama yeteneğine ulaşmış ama bunları nesnel bir esere aktarma yeteneğine sahip olamayanlar, yani sanat okuyucuları bu anlatma olayını gerçekleştiren eserden bir haz alırlar.

“güzelliğin kaynağı nesne değil öznedir. “

Sanat okuyucusunun, sanatçının öznelliğinde kendini anlaması veya kendi öznelliğinde sa­natçıyı anlaması ona bir haz verir. Sanat eserinden alınan bu haz onda derin psikolojik etkiler yaratır. Bu, anlamadan doğan haz, okuyucuda meydana gelen diğer içgüdüsel kaynaklı naz­lardan çok daha farklı bir hazdır. Bu haz bedene mutluluk veren bir haz değil ruha mutluluk veren, ona anlam katan bir hazdır ve bu yönüyle insana özgü, erdemli bir hazdır.

Bu hazzı yaratan bir güzellik vardır ortada, insanı derinliğine etkileyen, onu değiştiren bir güzellik. Bu güzelliğin kaynağı, güzel görünende değil güzel görendedir Güzelin güzel olma­sının sebebi salt güzelin kendisi değil onu güzel görenin ona yüklediği anlamdır. Yani güzelli­ğin kaynağı nesne değil öznedir. Estetik ise bu bilginin farkında olmaktır Güzel gördüğümüz şeylerde kendi güzelliğimizin farkında olmak bizde estetik duygusunu yaratır.

Mahmut PEYNİRCİ (2000 veya 2001)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir